Kategoriler
Söyleşi

Kalbi Avucunda, Taşranın Sıcak Kucağında Bir Göz: Ercan Kesal – Demet AKSU

Ercan Kesal: “Kıssadan hisse, metaforlarla konuşma, bir mevzuyu başka bir mevzuyla dillendirme, hepsi de bize ait köklü geleneklerdir. Bu yüzden kısa hikâyelerin daha ustaca yazıldığını düşünüyorum. Daha verimli ve daha canlı bir süreçtir hikâyecilik.”

Hekimlikle başlayan bir serüven, yazarlık, senaristlik, oyunculuk olarak devam ediyor. Kim bilir daha hangi güzel işlerde göreceğiz Ercan Kesal’ı. “Okuyup yazdıklarım dünyayla kurduğum ilişkinin devamı ve tamamlayanıdır.” diyor bize usulca. Kulak vermeliyiz onun cümlelerine, kelimelerine…

Ercan Kesal (Türk hekim, oyuncu, yönetmen ve yazar)

Eğitim, hastane, eş, baba, aile, kitaplar ve film. Bunca işi bir arada yürütmek, nasıl bir disiplin gerektiriyor?

Tüm bunlar için ayrı ayrı fedakârlıklar ya da her birine yetişmek için kendimi parçalarcasına bir telaş söz konusu değil. Hepsini tek bir işin parçası gibi yapmaya gayret ediyorum. Gündelik hayattaki “rolünü” samimi ve gerçek bir biçimde oynamayı beceremeyen sette de iyi oyunculuk yapamaz! Hekimlik hastayı dinleme sanatıdır, dinliyormuş gibi yapamazsınız, doğru oyunculuk gibi yani, o karakter olmak yerine mış gibi yapmamak gerekir. Çehov’un daha önce hiç okumadığım bir öyküsüne rastlamanın verdiği hazzın aynısını oğlum Poyraz’ın ağzından ilk kez duyduğum herhangi bir cümlede de yaşıyorum. Evim, işim, okuyup yazdıklarım dünyayla kurduğum ilişkinin devamı ve tamamlayanıdır. Nihayetinde, “yaşama sanatını” ifa etmeye çalışıyorum. Becermem gereken şey iyi planlama yapmak. Zaman, gerçek manada sahip olamadığımız tek şey ve çok kıymetli. Okunacak o kadar kitap, gezilecek o kadar yer, izlenecek o kadar film ve yazılacak o kadar çok şey var ki!

Bir Zamanlar Anadolu’da (2011) filminden bir kare.

“Oyunculuk, senaristlik, yazarlık” çoğu insanın ulaşmak istediği üçlü. Bu üçlüyle birlikte gezerken neler hissediyorsunuz?

Oyunculuk da, senaristlik de, yazarlık da, okulu olmayan hayatın içinden seçip çıkardıklarımla üstesinden geldiğim ve çoğunlukla edebiyattan beslenen işlerdir. Bu yüzden, hepsinin de üzerinde edebiyatın gölgesi vardır. Ön planda olan edebiyattır. Okumayan insan yazamaz. Ne hikâye ne roman ne de senaryo. Oyunculuk da öyle. Başkalarının yanından geçip gittiği ayrıntıları fark eden, onların peşine düşendir oyuncu. Hayata yazılan ama senaryoya yazılmayanı oynayandır.

“Günümüz Öyküsü” “Günümüz Öykücülüğü” hakkında neler düşünüyorsunuz?

Doğu toplumları meddah geleneğine daha yatkındır, anlatmaya hikâye etmeye bayılır… Kıssadan hisse, metaforlarla konuşma, bir mevzuyu başka bir mevzuyla dillendirme, hepsi de bize ait köklü geleneklerdir. Bu yüzden kısa hikâyelerin daha ustaca yazıldığını düşünüyorum. Daha verimli ve daha canlı bir süreçtir hikâyecilik. Roman konusundaki çekince ve tespitlerim Tanpınar’ın bir dönem romanla ilgili söyledikleriyle de örtüşüyor. Edebiyatımızda roman kavramı tartışılırken, Ahmet Hamdi Tanpınar, evrensel manada güçlü romancılığın olamamasını, “günah çıkarma müessesinin olmadığına” bağlar. Üzerinde hâlâ konuşmaya değer bir iddia olduğunu düşünüyorum.

Kitaplarınız arasında sizde en büyük hikâyeye sahip olan hangisidir?

Rahmetli annem, babamın vefatından sonra İstanbul’da bizimle yaşamaya başlamıştı. Böylelikle uzun gurbetliklerden sonra annemle daha çok bir arada bulunabilme imkânına kavuşmuştum. Uzun sohbetler ve dertleşmeler. Böyle zamanlarda çocukluğunuza daha hızlı döner ve biraz da şımarırsınız! İşte öyle günlerin birinde, anneme en çok hangi çocuğunu sevdiğini sormuştum. (Çocukların bitmeyen merakı ve evrensel bir talebidir!) Bu arada biz dört erkek kardeşiz ve ben de en küçükleriyim. Rahmetli epey bir direndiyse de sonra konuştu. “Kuzum, evladın hiçbirisi ötekinden ayrılmaz. Hepiniz birsiniz benim için. Hepinizin sevgisi de eşit, yalnız birisi daha öndedir. Onun da kendisi bilir kim olduğunu!”

Hikâyelerimde ilişkim, anamın çocuklarıyla kurduğu ilişkiden çok da farklı değil. Hiçbirisini de ayırt edemem. Yine de Peri Gazozu’nda ki bir hikâye biraz öne çıkıyor sanki: “Korkma Bırak Ellerini”. Babamın son günlerine denk gelen; çocukluğumu, hekimliğimin ilk yıllarını ve babamın yaşlılığını metaforda birleştiren bir hikâye.

Yazılarınızda siyasi baskı hissediyor musunuz? Yazmak isteyip yazamadığınız şeyler oluyor mu?

Yazılarımdan öte hayatımda hissediyorum. Ama hissetmek boyun eğmek anlamına gelmez. Aklım bir şeylere ermeye başladığı ilk günden bu yaşıma kadar yaşamımda siyasi baskı hissetmediğim gün var mı acaba? Ben doğduktan bir yıl sonra, ülkenin başbakanını ve iki bakanını astılar. (27 Mayıs 1960 Darbesi) Ortaokulda öğrenciyken, Denizleri astılar. (12 Mart günleri) Liseden sonra ilk üniversitem Ankara Siyasi Bilimler Fakültesi’ydi. (76-77 yıllarıydı ve 80 darbesine uzanan yolun taşları döşenmeye başlamıştı çoktan) 1978-79-80 yıllarında Ege Tıp’ta öğrenciydim. 80 darbesinde birçok arkadaşım cezaevine düştü, sürgün oldu, sorgusuz sualsiz öldürüldü. 12 Eylül Cuntası işbaşındayken de mezun olmaya çalışıyordum. 84’te göreve başladığımda başımızda Özal vardı. 90’lı yıllar, faili meçhullerle ve cezaevlerinde yaşanan insanlık dışı uygulamalara şahit olmakla geçti. 2000’li yıllardan sonrasını da zaten hep birlikte yaşıyoruz. Fazla söze gerek var mı? Yazmak isteyip de yazamadığım hiçbir şey yoktur, sadece daha iyi daha etkileyici yazabilir miydim diye düşündüklerim vardır.

Olmazsa olmaz dediğiniz kitaplarınız hangileri? Okurlarınıza hangi kitapları öneriyorsunuz?

Sait Faik’ler, Çehov’lar, Cengiz Aytmatov’lar, Kemal Tahir külliyatı, Tanpınar, Refik Halit Karay’lar, Dostoyevski, Berger’ler, Sinema kitaplarım, Tarkovski’nin Mühürlenmiş Zaman’ı, Bergman, Bunuel, Kurosava… Tabii ki Ergin Günçe, Edip Cansever ve Turgut Uyar şiirleri.

 

Kalbi Avucunda, Taşranın Sıcak Kucağında Bir Göz: Ercan Kesal, Demet AKSU
#sin5, 2017.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.