Kategoriler
Deneme

Tahsin Yücel ve Yazar İmgesi-Nedret ÖZTOKAT KILIÇERİ

 

Tahsin Yücel aramızdan ayrılalı beş yıl oluyor. Çeşitli fırsatlarla ne zaman hocamın yapıtına dönsem, yeni düşünce ufukları açılır önümde, edebiyata ve yazarlığa, yazar imgelemine ve yaratım edimine ilişkin sanki daha önceden hiçbir şey okumamışım gibi gelir, uçsuz bucaksız bir okyanusta kulaç atmak nasıl bir duygu olabilirse öyle bir yabancılık çekerim. Oysa öğrenciliğimle birlikte otuz beş yıl var geride, meğer ne kadar kısa bir süreymiş. İlmek ilmek dokunmuş bir kurmaca her okumada yeni yeni kapılar açar.

Son günlerde yeniden okuduğum Golyan Devrimi’nin “Dönüştürü” başlığını taşıyan öyküsü bana Tahsin Yücel’in sözde aydınlarla hesaplaşmasının sadece kurmacasının konusu olmadığını, hayatı boyunca yazarlığının her evresinde onu meşgul ettiğini düşündüm. Sonuncu romanının “devasa” kitabının yazarı gibi Golyan Devrimi’nde betimlenen Hayristan ülkesinin ünlü yazarı Faruk Elmükrim de hem “değeri kendinden menkul” hem de “topluma mal olmuş” bir edebiyatçı olarak karşımıza çıkar.

Tahsin Yücel’in benzeri az bulunur bir ironiyle çizdiği “yazar imgesi” edebiyatın gerçek ironi ustalarını akla getirmelidir. Büyük yazarları düşündürmelidir bize. Çünkü Tahsin Yücel’in edebiyatla kurduğu o yaşamsal bağ; okuduğu, çevirdiği, araştırdığı, üzerinde incelemeler yaptığı yazarlardan bağımsız düşünülemez. Deneme yazılarında da hayranlık uyandıran en temel özellik onun yazarlar ve yapıtlarla kurduğu ilişkidir.

YAZARIN BİLİNCİ

Anatole France’ın eleştiri anlayışını ele aldığı bir derste Tahsin Yücel, bazı yazarların eleştiri etkinliğini sevdikleri bir yazarla buluşmak, yapıtın içinde kendi ruhunu dolaştırmak için bir araç olarak gördüklerini söylemişti. Aklımdan çıkmayan, bir yazarla diğer yazarı yani iki bilinci yazınsal uzamda buluşturan o büyülü deneyimdi. Yine aynı derste, Paul Valéry’nin Leonardo Da Vinci üzerine eleştirel yaklaşımını “Leonardo’da kendini arama” yoluyla felsefi bir çabayla ilişkilendirmişti (Yücel 2007, s.49). 1980’in başlarındaydık ve yazarın yazara bakışının derinliğini, zihinsel, düşünsel ya da duygusal “akrabalığı” ne yorumlayacak ne de değerlendirecek bir okuryazarlıktaydık.

Tahsin Yücel’in özellikle yazınsal anlatıları onun birçok yazarla kurduğu bağı doğrudan hissettirir. Bu yoğun okumaların ilk durağı Georges Bernanos olmuştur. Katolik değerlere sahip ve monarşi yanlısı bir aileden gelen vatansever yazar Georges Bernanos edebiyat yapıtlarında, özellikle savaşta insanı insanlıktan çıkaran koşullarda “iyiliği” ve kötülüğe, günaha karşı “inanç”ı işlemiştir.

Georges Bernanos’un yazınsal dünyasında imgeler evrenini inceleyen Tahsin Yücel’in doktora tezi (L’imaginaire de Bernanos) (1965) Fransız göstergebiliminin gelişimi içinde çok önemli bir yere sahiptir. Bernanos’un roman ve anlatılarında temel anlam eksenlerinin hangi biçimlerde karşımıza çıktığını inceleyen bu çözümleme o dönemde İstanbul Üniversitesi’nde yapısal anlam çalışmalarını kurmakta olan A. Julien Greimas’ın takdirini kazanmıştır.

1960’ların başında İstanbul Üniversitesi’ne gelen Greimas 1965 yılında Fransa’ya döndüğünde Ankara ve İstanbul’daki derslerinde geliştirdiği çalışmalarını göstergebilimin kurucu metnini oluşturan Sémantique structurale (Yapısal Anlambilim) adlı kitabında yayımlar. Bu kitap Tahsin Yücel’in Bernanos çözümlemesine yetkin bir uygulama örneği olarak yer verir. Yücel’in yazınsal sezgisi ve çözümleme tarzının Greimas’ın göstergebilimsel yaklaşımının özünde yer aldığını birçok göstergebilimci kabul etmiştir.

Bir başka Fransız yazın ustası Balzac’ın yapıtını incelediği İnsanlık Güldürüsü’nde Yüzler ve Bildiriler adlı kitap Tahsin Yücel’in 1971 tarihli doçentlik tezinin Türkçesidir. İnsanlık Güldürüsü’nün Pléiade dizisinden çıkmış tüm yapıtlarını ele alan bu çalışma roman ve anlatılarda geçen kişilerin yüzleri, giysileri, fiziksel özelliklerini yapıtta anlamlar üreten bir dizge olarak çözümlemiştir. Tahsin Yücel’in derinlemesine ilk ele aldığı yazar Bernanos gibi, Balzac’ta da ancak bütün yapıtı inceleyerek tutarlı ve kalıcı bir şeyler söylenebileceğini örnekler bu yapıt (Yücel 1997).

“Tahsin Yücel’in özellikle yazınsal anlatıları onun birçok yazarla kurduğu bağı doğrudan hissettirir.”

Albert Camus de böyle bir yazardır. Tahsin Yücel, Camus’nün kaleminden çıkan hemen her sayfayı okumuştur. Düşüş’ün geveze anlatıcısı Jean-Baptiste Clamence’ın içten pazarlıklı “insan sevgisi”ni çözümleyen “Duruk Düşüş” başlıklı çalışma (Yücel 1993, s.159) Camus’nün düşünce sistemi özümsenmeden nasıl yazılabilirdi?

Flaubert sadece Madame Bovary ile değil, la Légende de Julien Saint Hospitalier ile de Tahsin Yücel’in çalıştığı bir yazardır: Bir efsaneye adını veren Julien’in iki uç arasında çırpınan kişiliğini metindeki figürler aracılığıyla çözümleyen Yücel, Stendhal’in Kızıl ile Kara’sının Julien’ini de kendi var olma durumu içinde inceler (Yücel 1997, s.82 ve s.53).

Bernanos’u, Balzac’ı, Flaubert’i, Stendhal’i, Proust’u, Camus’yü ve diğerlerini Tahsin Yücel’in okudukça, çevirdikçe ve yazdıkça uğradığı ve uzunca kaldığı duraklar gibi düşünüyorum. Düş gücünü, yazınsal dilini, yazınsal kurgu tekniklerini besleyen büyük bir madenin damarları olarak. Öykü ve roman kahramanları varlıklarını Tahsin Yücel’in gözlemlerine, sezgilerine, düşüncelerine borçludur hiç kuşku yok; ama kişilerin, öykülerin, olay örüntülerinin içine yerleştiği “akıl”, Yücel’in deyişiyle “us” tüm bu edebiyat devlerinin dehasından ışıltılar taşır.

Tahsin Yücel’in kahramanlarının döne dolaşa izini yitirdikleri varlıklarının sisi pusu içinde yaşadıklarına yabancılaşmaları Camus’nün -Yücel’in Türkçeleştirdiği- Sisyphos denemesinde tarif ettiği şu Uyumsuz’a götürmez mi okurunu? Camus gibi Yücel de “dünyanın aslında akla uygun bir yer olmadığını” anımsatmaz mı? (Camus 1983, s.30) Peki, kahramanların kendilerini kaptırdıkları düşlerin onları esir almasına ne demeli? Cumali’nin bıyığı (Bıyık Söylencesi) gibi, Selami Bey’in serencamı (Sonuncu) ya da Rahmi Sönmez’in devrimciliği (Peygamberin Son Beş Günü) hırs ve tutkunun yazarı Balzac’ı akla getirmez mi? Bu özel “şahsiyetler”in aptallıklarına kimi sayfalarda sesli sesli gülen okura -T. Yücel’in Türkçeye kazandırdığı- Flaubert’in ünlü budalaları Bouvard ile Pécuchet göz kırpmaz mı satır aralarından?

Tahsin Yücel moda deyişle “yerli” romanlar yazmıştır, kendi ülkesinin insanını, o insanın dönüşümünü anlatmıştır, ancak, evrensel bir alanda konumlandırmıştır onları: Hırslarıyla, körlükleriyle, yanılsamalarıyla, tutkularıyla, saf ya da hesaplı inançlarıyla “insan”ın hallerini gösterirler. Adlarıyla, sanlarıyla, düşleri ve tasarılarıyla bu roman kahramanları tıpkı bizler gibi kendi dünyalarında yaşayıp giderler.

BİR KURMACA KİŞİSİ OLARAK YAZAR

Bu kahramanlar arasında “yazar” dönüşen değerlerin Türkiye’sini en güzel örnekleyen kişilerdendir. Yücel’in yazarları çalıştığı ustaların tersine, özgünlükten nasibini almamış yaratıcılardır: Çalan çırpan, kaynak belirtmeden ödünç alan, piyasa koşullarında, ün hevesiyle edebiyattan kendilerine yaşam alanı yaratan kişilerdir.

Sığ bir aydın portresi, değeri kendinden menkul yazarlar Tahsin Yücel’in örneğin Tartışmalar’da bir araya getirdiği yazılarda adları geçen yazarları akla getirir. Bir kısmı ne Saussure okumuştur ne Hjlemslev ne de Benveniste, ama Türkiye’de gelişen dilbilim çalışmalarını ve yapısalcılığı eleştirmek için müthiş bir çaba harcamışlardır (Yücel, 1993, s.30). Anlamadığını karalayan, kendine yakın bulmadığını kötüleyen yazarlara büyük bir sabırla cevaplar kaleme aldığını düşünürsek, Tahsin Yücel’in anlatılarındaki “yazar”ları da aynı sabrın, aynı dikkatin ürünü olarak görebiliriz.

Sonuncu romanının felsefe eğitimli Selami Bey’i çoğu Fransız, büyük romancı, felsefeci ya da düşünürlerden beğendiği cümleleri alıntılayarak ulaştığı yirmi dört bin küsur sayfalık taşınması ve okunması olanaksız kitabını, Serencam’ı yazar. Bu kitabı kendisinden başka kimse okuyamaz ancak kitap aydın çevrelerde büyük ün kazanır: Köşe yazarlarına, öğretim üyelerine göre “geleceğin kitabı”dır (Yücel 2010, s.216) kimilerine göre “kitaplar kitabı”, “Türk’ün başyapıtıdır” (s.192). Anlaşılmaz, okunmaz ama alkışlanır.

Golyan Devrimi’nin ünlü edebiyatçısı Faruk Elmükrim de yazma tutkusu ve eğitimiyle dikkat çeker: Yüksek öğrenimini Paris’te yapmış ve ülkesine dönmüştür. Onun çevresinde de fazla okuyan bir kitle yoktur: “Tüm yazın olaylarına günlük gazetelere yansıdıkları ve güncel olaylarla ilişkilendirildikleri oranda ilgi duyuyorlardı” (Yücel 2008, s.167). Biraz da bunun güveniyle Faruk Elmükrim yirminci yüzyılın saygın romancısı Roger Martin du Gard’ın ünlü yapıtı sekiz ciltlik, binlerce sayfalık Les Thibault’yu sadık bir biçimde Hayristan toprağına ve Hayristan toplumuna uyarlar. Ancak kendi kurguladığı roman “altı yüz elli sayfada kalır, bu sınırlı çerçeveye koca bir yapıtı sığdırır” (s.167).

Les Thibault ile Elmükrim imzalı Elkerim Kardeşler arasındaki birebir örtüşme, olaylar, biçimsel ve içeriksel benzerlikler bir tartışma, hatta bir rezalet çıkaracağı yerde Hayristan’da çok “büyük bir başarıya imza atmak” olarak yorumlanır. Eleştirmen Nigar Elmüslim tek tek bütün benzerlikleri saptamış ve yazmıştır; Elkerim Kardeşleri öve öve bitiremez.

Bu övgülerin temeli “Fransız Devrimcilerin 1794’te giyotine yolladıkları ünlü kimyacı Lavoisier’nin doğada hiçbir şey yaratılmaz, hiçbir şey yok olmaz, her şey dönüşür, önermesi”ne dayanır (s.166). Eleştirmene göre “bu genç ve yetenekli yazar gerçek dünyada karşılığı olmayan işler peşinde koşacak yerde, örnek bir yapıtı, örnek biçimde dönüştürerek Hayristan yazınına gerçekten özgün bir başyapıt kazandırmıştır” (s.168).

“Çalıntı” Hayristan’da saygınlaşır ve “dönüştürü” olur. Çağdaş Hayristan edebiyatını Avrupa’da tanıtacak girişimlerin Nigar Elmüslim gibi eleştirmenlerin çabasıyla gerçekleşmesi işten bile değildir. Faruk Elmükrim’in ikinci romanı Vadideki Zambak’ın dönüştürüsü Tepedeki Leylak olur. Üçüncü romanda ise yazar Don Quijote ile Sancho Panza’yı İspanya’dan Hayristan’a on yedinci yüzyıldan yirminci yüzyıla taşır (s.171). Böylece Faruk Elmükrim, Lavoisier’nin “dönüştürü” yasasına bağlılığını sürdürür. Ancak dördüncü romanı Galata Kulesi Vurgunu’nu bu kez çağdaş bir roman olan Umberto Eco’nun Il Pandolo di Foucault’sunun sıradan bir taklidinden öteye geçmez.

Faruk Elmükrim’in çevresini saran saygın eleştirmenler ve üniversite profesörlerinin karşısında yer alan tek tük eleştirmenin yüzde yüz özgün bulmadıkları bu ve önceki yapıtlara tepkileri öfke ve horgörüyle karşılanır; yazarın kendisi ve edebiyatçılar tarafından “topa tutulurlar, ne tutuculukları kalıyordu, ne mankafalıkları, ne kıskançlıkları. Bir eleştirmen çıkıp da ünlü romancının Batılı yazarlara öykündüğünü mü söylüyordu? Yandaşlarından önce yazarın kendisi yetiştiriyordu yanıtı” (s.173).

Zamanla “tutucu” edebiyatçıların sesi kısılır, ünlü yazarın Hayristan’ı yirminci yüzyılın en ileri noktasına taşıması büyük bir başarı olarak alkışlanır: Öyle ya “belli bir yapıttan yola çıkarak yeni bir yapıt oluşturmak”, yazarın da dediği bir “aşırmacılık değil, yaratımdır” (s.175).

Eski çağların yapıtlarını çağdaş dünyaya taşıyarak, kendi dilinde yeniden kuran Elmükrim böylece çağdaş dünya edebiyatını yakından izleyen büyük bir yazar olarak yüceltilir. Onu takdir eden yalnızca profesörler, eleştirmenler, köşe yazarları değildir. Faruk Elmükrim’i onur doktorasıyla ödüllendiren üniversitedir aynı zamanda. Esinlenme, çalıntı (intihal), öykünü (taklit) ve dönüştürü terimleriyle anlatı boyunca tanımlanan “yaratıcılık” kavramı, “özgün” sözcüğünün anlamsal içeriğini boşaltır. Öyküye tersinlemeyle adını ve konusunu veren “yaratıcı edim” olarak “dönüştürü” üzerinden anlatıcı-yazar “özgün”ün yerine “sahte”nin değer kazanmasını toplumsal ve yazınsal bir sözleşme olarak sunar. Son paragrafa kadar öyküyü, yükselen değer “sahte” ekseninde okuruz. “Sahte”nin değeri de yazarın kendisi ve taraftarlarınca meşru ve geçerli kılınır.

Öykü ödül töreniyle son bulur. Seçkin bir topluluğun önünde, onur belgesi ve madalyasını rektör ve dekanların özgü dolu söylevleri eşliğinde alan Faruk Elmükrim aslında ilk kez kendine ait bir söylem kurarak “doğruluk” değerini metne yerleştirir: “Önceden hazırladığı beş tümcelik teşekkür konuşmasını sonuna kadar, hem de hiç teklemeden okumayı başardı. Salonda bulunanlar da en az beş dakika süresince ayakta alkışladı beş minik tümceyi. Ama bu beş minik tümcenin Faruk Elmükrim’in tek özgün yapıtı olduğu hiç kimsenin usuna gelmedi” (s.177).

Bu son metinsel vuruş, tüm öyküye egemen olmuş “sahte”nin karşısına kısacık özgün bir paragrafı “doğru” olanı anımsatmak üzere yerleştirir. “Çalıntı”ya övgüyü, anlatı boyunca kendini duyuran güçlü etkisiyle bir senfoniye benzetirsek (kaldı ki bir ünlenme öyküsüdür anlatılan), bu ufacık paragraf farklı tınısıyla öyküyü beklenmedik biçimde kapatır: Tıpkı “özgün” olanın sesinin kısık, ömrünün kısacık olması gibi. Benimsenen, saygı gören, alkışlanan, savunulan, ödül alan, kısaca değerli bulunan “öykünü”dür. Gerçek ise bunlarla hiç mi hiç ilgilenmez. Toplumsal ve yazınsal sözleşme farklı değerler üzerine kuruludur artık.

Toplumun doğru, gerçek, özgün olandan çok, sahte ve taklide duyduğu yakınlık her alanda olduğu gibi edebiyat dünyasının da belirgin niteliklerinden biri olarak Tahsin Yücel’in imgeleminde anlatımını bulmuştur. Golyan Devrimi’nin günün koşullarına göre büyük bir pişkinlikle saf değiştiren unutulmaz kahramanları arasında, Faruk Elmükrim de Hayristan’a damgasını vuran “dün dündür, bugün de bugün” felsefesinin yörüngesinde kendi krallığının keyfini çıkarır.

KAYNAKÇA:

Tahsin Yücel, Eleştiri Kuramları, 2007, İş Bankası Kültür Yayınları İnsanlık Güldürüsü’nde
Yüzler ve Bildiriler 1997, YKY
Anlatı Yerlemleri, 1993, YKY
Tartışmalar, 1993, YKY
Golyan Devrimi, 2008, Can
Sonuncu, 2010, Can
Albert Camus, Sisyphos Söyleni, 1983, çev. Tahsin Yücel, Adam.

Tahsin Yücel ve Yazar İmgesi, Nedret Öztokat Kılıçeri
#sin26, 2021.