‘Sözçalan Karanlık’ Öykülerini Arayüzlerin Işığında Okumak-Mine Hoşcan Bilge

Sözçalan kelimesini ilk duyduğumda, geçmiş zamanlardan birindeydim. Anneannemin anlattığı siz deyin öykünün, ben diyeyim masalın içinde geçerdi sözçalan. Hikâye anlatıcısı olduğundan, her bir kelimeye, adeta bir ömürlük öykü anlatır, sonunda da “Her kelime; bir insanda bin ömür, bin insanda tek bir ömür yaşar. Sen, o ömrün içinden bir öyküye yetecek söz çalmaya bak.” derdi.

Yasemin Yazıcı da “Sözçalan Karanlık” kitabında, yaşama dair hikâyeler anlatarak, okurunu, sözçalan karanlık içinden geçirmektedir. Hepsi yaşamın içinden, gerçek hem de ‘çok gerçek’ on üç öykü kurguladığı görülür.

Sözçalan Karanlık” isimli kitapta, kapağın adı ile eşleşen renkteki özenli kapak tasarımının yanı sıra, iç kapağın sarı renkte seçilmesi de önemli bir ayrıntıdır.

Bununla birlikte her öykünün sonunda yer alan, öykünün yazıldığı tarih ve yerle ilgili bilgi verilişindeki değişik bir yazım biçimi, geleneksel şekillere göre farklılıktır.

NotaBene Yayınlarınca yayımlanan “Sözçalan Karanlık”taki öykülerin isimleri, ayrıca dikkat çekicidir. Yaşamını bir anlamlar silsilesi içinde ideleştirerek yaşayan insanın, okuduğu herhangi bir metni de kendi anlam ve değer ögeleri ışığında okuması mümkündür. Bu doğrultuda kitabı okumaya başlamadan, isimler üzerinde düşünüldüğünde, öykülerin ‘bir derdi’ olan metinler olduğu sezilir. Her bir ismi, başlı başına birer öykü olarak kabul etmek dahi mümkün olabilir.

Bir metnin ‘okunabilmesi’ metnin katmanlarını da çözümlemeye dâhil eden ‘Arayüz Yöntemi’ üzerinden de yapılabilir. Bu da metinlerin arayüzlerindeki iletilerin çok ‘doğru’ olarak değerlendirebilmesi açısından, okura metnin daha iyi anlaşılabilmesi konusunda, bir başka yöntem olanağı sunar. Bu doğrultu da bir metni değerlendiren okur, o metni bir ‘Bilge Yöntemi’ olarak da isimlendirilen ‘Arayüz Yöntemi’ ile okuduğunda, her okumadan öznel bazı sonuçlar çıkarabilir.

Yakın Okuma’ yöntemi ile ilişkilendirilebilen ve adı anılan bu okuma kuramıyla da temellendirilmesi mümkün olabilen, ‘Arayüz Yöntemi’; yeni bir metin okuma yöntemidir. Edebiyat disiplinlerinin alt metinlerine ulaşarak, arayüzlerinden okunabilmesine ve dolayısıyla eserin ayrıntılı bir şekilde incelenebilmesine ve çözümlenebilmesine olanak sağlar.

Yasemin Yazıcı’nın “Sözçalan Karanlık” isimli kitabında yer alan öykülerinin de ‘Arayüz Yöntemi’ ekseninde, arayüz iletilerinin izi sürülerek okunması ve çözümlenmesi mümkündür.

Kitabın başlangıç sayfasında; “kardeşim, Işıl’a” (s:7) şeklinde bir ithaf yer aldığı görülür. Bu ithaftan yola çıkarak, yazarın hayatında önem verdiği insanların izini sürmek mümkün olur. İthafın özellikle küçük harflerle yazılması, okura, yazarın kardeş sıcaklığını duyumsatılmasının sağlamasına yardım eder.

Yazıcı tarafından kurgulanan bu metinlerde, okur, metnin arayüzleri ile etkileşerek gerçekleştirdiği ‘okuma’ eylemi dâhilinde metni çözümleyebilmesi için, katmanlarının imlenerek, tespit edilecek arayüz iletileri üzerinden de okuması mümkün olur.

Öykülerin öncesinde yer alan şu cümleden, bu yöntem doğrultusunda yapılacak bir okumada; “İnsan olmak, hayal etmekse, hayat bir resimler geçidi;/ Hem kendimizi hem de ötekileri seyre daldığımız” (s: 8) ifadesinden, kişinin hayatın gelir geçerliğinde, her yaşananın bir resim olarak yaşama aksettiği ve ancak kişinin, ‘insan’ olabildiğinde kendini bilmesi ve görmesi mümkün olabilir çıkarımını yapmak olasıdır.

Yasemin Yazıcı’nın verimlerinde imgeleri kullanarak, derin anlamlı anlatımlara zemin olabilecek kurgular oluşturduğu ve bu kurguların da metnin daha katmanlı olarak inşa edilmesine, bu katmanların da daha ayrıntılı alt okumalara imkân verdiği görülür.

Metnin katmanları, arayüzleri olarak kabul edilir. Her arayüz, bir edebiyat disiplininde o metni ‘okumak’ için okurun görmesi gereken alanlar, inceleme ve çözümleme yapabilmesi için, birbirinden ayırarak ve/veya ilişkilendirerek okuması gereken alımlama görüntüleridir.

Kitabın ilk öyküsü olan “Ada Su Atlas”, “Evimizin camları yoktu.” (s: 9) cümlesi ile başlar. Bu başlangıç, kitaptaki öykülerde imgesel auranın, anlatımda önde ve güçlü olacağı algısına dikkat çeker. Yazıcı, cümledeki anlamı sezdiren imgeyle, adeta okura bir dünya sunmaktadır. Yazarın, bu eşik cümlenin görsel algısından yararlanmak isteğiyle birlikte, camları olmayan bir evdeki içsel sezginin de peşine düştüğü anlaşılır.

Öyküdeki “Bir tanık ağacı görünürdü tepede. Yalnız.” (s: 9) cümlesi dikkat çeker. Yazarın, okuru imgesel yolculuğa devam ettirip, pencereden görünen ağacı, yaratıcılık anlam alanını genişletip kuvvetlendirebilmek için, tanık ağacı olarak isimlendirdiği düşünülebilir.  Bunun yanı sıra ağacı işaret edercesine aktarılan “(…) başka hiçbir ağacın, onun kadar büyümesine izin vermezdi oduncular” (s:9) ifadesindeki, anlam aralığı ve derinliğinin geniş olması dikkat çekmektedir.

Yine “Camı olmayan penceremde soluklanırdım yorulduğumda. Öylesine kırık dökük sözler geçerdi içimden. Konuşmazdım. Okurdum, notlar alır, çalışırdım. Bana yeterdi yaşamak için. Tüm günlerim, gecelerim sözlerle, tümcelerle dolardı” (s:9) cümlesi doğrultusunda, tanık ağacı yalnızlığa eş tutularak, yazan insanın da ‘yalnız’ oluşu sezdirilmektedir.

Ağacın adının tanık ağacı olma özelliğinin yanı sıra, ağacın bir imge olarak Yazıcı’nın öykülerinde sık sık varlık gösterdiği görülür.

Öykü başkişisi adını “Ben Ada Su Atlas” (s:9) şeklinde tanıtır. İsim üçlemesi dikkat çekicidir. “Bu üç adın hangisi çağrılırsa, başımı çevirip bakarım. Kısaca Su, ya da Atlas, ya da Ada denilebilir.” (s:9) cümlesiyle, ismi oluşturan bu üç sözcüğün, birbirinden ayrı veya birbirleriyle kenetli oluşuna, ayrıca bir insanda üç farklı kişilik ve ruhsal dinamiklerin mevcut olabileceğine dikkat çekilmek istenmiştir. Yazıcı’nın öykü kişisine söylettirdiği şu cümleyle, bir insanın hem varoluşuna hem de yokluğuna işaret etmek istediğini düşünmek olasıdır: “(..) Belki dünya bile yoktu artık. Önüm sıra uçsuz bucaksız bir kırda giderken, her yanı Su’yla kaplı, bir Adaydım Atlas’ın ortasında bir yerde.” (s:10)

Öykünün kurgusu olaylar ve anlamlarla ilerlerken, öykü kişisinin “Ne iş yaptığımı sordular. ‘Kitap okurum, dedim.’” (s:11) cümlesi ile ‘ kitap okuma’, imgesel anlamda güçlü bir alan yaratarak, insanın varoluş gücünü ve dayanıklılığını arttıran bir kaynak olarak sunulmaktadır. Metin devamındaki öykü kişisi Ada Su Atlas’a sorulan soru ve alınan cevabın aynı oluşu dikkat çekmektedir. Bununla birlikte “Söz anlamak, anlatmak, anlaşmak için…” (s:12) diyebilen öykü kişisinin, bazen da okuduklarını söze dönüştüremediği ve ağzından “taşıp dağın yüzüne” (s:17) çarpan ve “git git büyüyen” (s:17) o çığlığı kimse duymadığında, artık dünyanın “Su’larla çevrili o Atlas’ta büyük bir Ada” (s:17) olduğuna inandığı sezilir.

Yazar bu öyküde okuruna, Ada Su Atlas’la birlikte kitabın arka kapağında yazıldığı gibi, sözcüklerini arayan, saklayan, koruyan bir öykü kişisi olarak, sisler içinden geçen bir yolculuk yaptırır.

 

 

 

Kitabın ikinci öyküsü “Konserve Duygular”, dikkat çeken metinlerden biridir.

Bir önceki öyküde camları olmayan evin aksine, bu öyküde öykü kişisi uyurken, pencere ve kapı girişinin örüldüğü (s:18) ve öykü kişisinin bu kez “Camsız ve kapısız olan duvarlara” (s:18) ‘bakakaldığı’ anlaşılır.

Yazıcı’nın imgesel bütünlük içinde kurgulanan ve biçem doğrultunda seçtiği sözcüklerin, anlamsal auralarının önem taşıdığı sezilir.

Hatta metnin “Arayüz Kuramı” doğrultusunda yöntemlenerek çözümlenmesi sonucunda elde edilen arayüz iletileri, metnin içinde akan zaman ile sözcüklerinin ilişkilendirmesini mümkün kılar. Bu doğrultudan bakıldığında, öykünün eşik cümlesindeki “(…) Değişmedi. Henüz” ifadelerinden, süregelen bir zamanı işaret ettiği ve bu durum da okura, zamanın akamayan ‘halini’ çağrıştırır.

Öykü kişisinin de kendini “zamanın olmadığı bir yerde”,  (s:19)  “kendini sesimi iyice unuttum” (s:21) diyecek kadar yalnız hissettiği sezilir. Hatta “İç sesimi işiterek kendimi dinliyorum. (…)  Bir duruş bu. Bir kertenkelenin kuyruğunu bırakıp gitmesi gibi arkasında. Konuşmak da benim geride kalan kuyruğum.” (s:22) diye düşüne düşüne, artık konuşmadığı ve kendini bir anlamda bile isteye yalnızlaştırdığını, “Ne düş ne düşünce, kendimi, kendimde unutarak şeyleşiyorum.” (s:22) ifadesinden de anlamak mümkün olur.

Metnin ilerledikçe öykü kişisinin “Uykum gelince ışığı kapatıyorum. Uyanınca açıyorum. Akşamı ve sabahı böyle kurguladım” (s:19) şeklinde tarif ettiği zaman geçtikçe, ‘durumunun’ daha vahim bir hal aldığı ve sonrasında “Beyaz duvarların üzerine anımsadığım İngilizce şiirleri tersten yazmaya başladım. Sonra küçük el aynasına tutarak okuyordum.” (s:26) şeklindeki ifadesinden, şiirleri duvarlara tersinden yazmaya başladığı ve bu durumdan da öykü kişisinin hayata tutunamadığına, hatta yaşamın ‘gerçekliğinden’ kopmaya başladığına ve hayatı görme şekline dair bir çok  ipucu tespit edilebilir.

Öykü kişisi, çocukken “(…) dizlerimin üstüne, başımı bedenime gömerek” (s:24) saklandığı ve kendini ancak bu şekilde görünmez olarak koruyabileceğini düşündüğünden, bu kez de kendini eve kapatarak görünmez olduğuna inandırmış ve sonucunda da bunalıma girerek, evini, bir çöp ev haline dönüştürdüğü düşünmek mümkün olur.

“(…) komşuların fark etmesiyle haber verilen belediye yetkililerince” (s:26) oturduğu evi, bir çöp ev, haline getiren bu kişinin “(…) beş yıl önce eşinden boşanan, son olarak çalıştığı özel okulda sözleşmesi feshedilince İngilizce öğretmeni, annesi ölünce bunalıma girerek eve kapanan İngilizce öğretmeni…” (s:27) olarak lanse edilmesine rağmen, kim ve gerçekliğinin ne olduğu, metnin devamında imgesel yoğunluğun izini sürebilen okura bırakılmıştır.

Bu durumda Yazıcı’nın, okurun öykü kişisi üzerinden, hayatı ve o kişinin aklının pamuk ipliği ile olan bağı koptuğunda, aklın ‘öte tarafına’ geçmesinin tarifsiz durumunu sorgulamasını istediğini düşünmesi mümkündür.

Altın Zincir” öyküsünde, sabah esintisiyle uyanan kadın, onun bir kız arkadaşı ve kız arkadaşının iş arkadaşı olan üç kadının, ‘görünür’ ama sahte sayılabilecek dostlukları üzerinden, trajik yalnızlıkları sezdirilir.

Öykünün akışındaki olaylar, adeta okurun gözünde kısa film kareleri şeklinde canlandırılmaktadır.

Sabahın ondan beklentileri hızla doluştu aklına” (s:29) ifadesinden, bir insanın geceden ertesi gününü planladığı ve uyandığında günün program akışını adeta belirlemiş olduğu şeklinde bir çıkarımı yapmak mümkündür.

Yine “sabah uyanan kadının” (s:30) arkadaşıyla yürüdüğü sokak için, “Sokağı daha önce bildiğini fark etti. Ama hiçbir anısını yoktu belleğinde.” (s:30) ifadesiyle, bir sokağı bildiğini fark etmek ile o sokakta anı biriktirmemek, birbiriyle aynı gibi görünse de “çevresindeki hayata göz gezdirerek” (s:30) bir yeri bilmenin, orada anı biriktirmeye yetmediğine vurgu yapılmakta ve  bu cümlelerin alt okunması dahilinde, bir yeri bilmekle, o yerde yaşamanın farklı oluşunun sezdirilmeye çalışıldığı tespit  edilebilir.

Bu cümle örneklerinde olduğu gibi, Yazıcı’nın verimleri, metin ‘Arayüz Metodu’ ile yöntemlenerek okunduğunda, arayüz iletilerinden elde edilen anlam olanaklarının geniş oluşu sonucu, bu cümlelerden birçok farklı çıkarımlar yapmak mümkün olur.

Öyküde ana kurgunun yanı sıra, bakmak ve görmek eylemlerinin farklılığı, bu iki edimin ayrı sonuçlar doğurduğunu sezdirmekten öte, bu farklılığı anlatan cümleleri oluşturan sözcüklerin özenli seçimleri ve yerli yerinde kullanılmaları sonucunda da bakma ve görme eylemlerinin farklılığına dair dikkat çekilmek istenildiği anlaşılır.

Üç kadının gittiği kafede, bir akvaryumun oluşu ve bir köpek balığının, onun camına başını vurup durarak ve yüzgeçlerini hızla kaldırıp soluyarak, kendilerine doğru gelişini, (s:32) öyküdeki anlamların kırılma noktası kabul etmek mümkündür.

Yazarın, bir akvaryumda yaşama duygusunu ve köpek balığını, birer imge olarak kabul ederek, öykünün akışında, bu imgelerin anlamlarını derinleştirdiği görülür. Yazıcı’nın bu öyküde de okurunu, imgesel anlatımların anlamlarının peşinde düşürdüğü sezilir.

Yasemin Yazıcı, öykülerinde derin bir gönül bağı kurduğu kadın öykü kişilerinin, binbir çeşit ruhsal tutkularını ve tutsaklıklarını, okuruna sezdirerek, “Bir kez kadın olarak varlığını sorgulayınca, ana yoldan çıkıp orman patikalarında yürüyorsun.” (s:34) da dedirtecek kadar kadınların içindeki kapalı denizi ansızın (s:33) açtırmayı başardığı görülür. Böylelikle kadınların adeta “kendini kendinde unutarak şeyleşmesini” (s:22) engellemeye çalıştığı ve “Sihirli fasulyeye tırmanıyormuş” (s:34) mucizesini beklemelerinin gereksiz olduğunu sezdirmesi önemlidir.

Bu öyküde, yazarın başarılı kurgusu ve sözcük seçimlerinin geniş anlam alanları yaratması ‘Arayüz Yöntemi’ ile okunmasına olanak sağlamış olup, öykünün alt anlam çıkarımlarının tespitlerinin zenginliğini arttırmıştır.

Kaplumbağanın Kadın” öyküsünde “Onu tanımazdan önce, ayrımında değildim kaplumbağa olduğumun.” (s:36) eşik cümlesinin “Kaplumbağa olmak ne demek?” (s:36) sorusu ile devam etmesi ve okuru kaplumbağa imgesi ile karşı karşıya bırakmıştır.

Kaplumbağa, dayanıklı olmayı simgeler ve bilgeliğin sembolü olarak kabul edilir. Uzun yaşayanların tecrübesi de çok olur. Hayatı yaşayabilen, okuyabilen insanlar, yaşadıklarından ders çıkarırlarsa bilge olurlar. (Şimşek, 2016;51) “Bizler uzun ömürlü canlılarız.” (s:36)  diyen öykü kahramanı kaplumbağa gibi, hayattaki uzun yaşamları nedeniyle, insanlar tarafından bilgeliğin sembolü olarak kabul edilmiştir. Deniz kaplumbağasının imgesel anlamdaki arayüz iletisi ise; suyun içsel devinimi, yaşamda var olan hareketi temsil ederken ve sezgi ile kuvvetli bir ilişkisinin varlığı sezdirilir.

Öyküde tekrarlanan “Ne demek kaplumbağa olmak?” (s:36) sorusu ile Yazıcı, okurunu kaplumbağanın çağrıştırdığı anlam aralıklarına çağırır. Bu alanda yapılacak alt okumayla, insanın kim olduğunu, bazen karşısındaki onu tanımaya çalışırken keşfedebiliriz çıkarımı gibi, birçok farklı arayüz iletisine ulaşmak mümkün olur.

Öyküde erkek kaplumbağa üzerinden, kadınla erkeği birbirinden ayıran özellikleri, yaşama dair beklentilerinin farklılığı ve birbirlerine bakış açıları sezdirilmektedir. Ayrıca öyküde erkeğin cinselliği üzerinden, kendini özel görüşü de hissedilir.

Yazar bir kişinin ‘insanın olmaktan’ sıkıldığında, bir başkası veya bir havyan olmayı düşleyişini, bir kaplumbağaya “Siz hiç insan olmaktan sıkılıp, bir balık ya da martı olmayı istediniz mi?” (s:39) şeklinde bir soru sordurarak, okurunu ‘duruma’ ters köşeden baktırdığı düşünülebilir.

Ayrıca “Bir süre hiç ses çıkarmadan, kumsalın tenhalığında, susarak konuşulan tüm sözcükleri birbirine iliştirerek yürüdük.” (s:38) ve “İçimdeki o sıkıntılı duyguları, avarelikleri, yalnızlıkları ve sonsuz bir istekle ne olduğunu bile bilmediğim bir şeyi aramak… aramak… Ne kadar anlatmak isterdim bunları.” (s:39) cümle örneklerinde olduğu  gibi kaplumbağana insani özellikler yükleyip, insanın kendini sorgulaması ve yaşamdaki kişilerle olan ilişkilerine dair dikkat çekilmektedir.

Bunun yanı sıra, öykü içine gizlenmiş “Gazetedeki insan fotoğraflarına bakarak, kendimce öyküler kurmayı çok severim.” (s:39) ifadesini, Yazıcı’nın öykü kurgularında zaman zaman da olsa yararlandığı bir metot olarak düşünmek mümkün olabilir.

Metnin devamında bir insan tarafından sahiplenen kaplumbağanın, sahibi için söylediği “Bir insan gibi sevmeye başlamıştım onu.” (s:41) ifadesi çok dikkat çekici olup, anlamın derinliği açısından arayüz iletisi çok kuvvetlidir.

Ayrıca kaplumbağanın adının Adam olarak konulması da öyküye çok manidar bir anlam katmaktadır. “Bir kaplumbağanın insan adı taşıması, bilseniz nasıl başkalaştırıcı bir duygu.” (s:41) ifadesinden, bir insanın  ruhunda içgüdüsel hayvani özellikleri taşıması  ile bir tezat bir anlatım kurulduğu düşünülebilir.

Metnin devamındaki; “İçimdeki başkalaşma, ardımda bıraktığım doğayı, hızla unutturuyordu. Tüm hayatımı geçmişin kuytularına gömüyordum. Düşlerimde kendimi insanlaşmış görüyordum. Uyandığımdaysa, üzerimdeki kabuğumu hissedince, ruhum acıyla sarsılıyordu. (s:41) cümleleri, sevilme ve sahiplenilme duygusunu hisseden bir canlının, nasıl dönüşebildiği ve  değişme uğradığını sezdirmesi açısından önem taşır.

Yazıcı’nın verimlerinde, bu öyküde de var olan “(…) kaplumbağa sessizliğime gömülüyordum. Mızıkasından çıkan ezgiler sessizliğimi seslendiriyordu.” (s:42) örneğinde olduğu gibi ‘ses’ önemlidir. Çoklukla öykü kişileri, öykülerde sessizliklerini korudukları görülürken, asıl kahramanların, okura o sessizliğin içinden seslendiği sezilir. Kişiler adeta avaz avaz susarak, seslerini duyururlar.

Ayrıca ‘korku’ dikkat çeken bir metafor olarak, yazarın öykülerinde dikkat çeker. “Ve gelecekten korkuyordum. Korkuyla (…)” (s:43), “Gözlerinde hem istek, hem de korku ışıklanıyor.” (s:49), “Korkularını kucaklayıp koşuyor” ( s:49) “(…) sizin karşınızda hep korkuya kapıldığım için,(…) ( s:57) , “Bir korku düşüyor içime” ( s:79) bu ve buna benzer birçok cümleye hemen hemen her öyküde rastlamak mümkündür.

Dayday Amcanın Oteli”, babasının, her cümlesinin başında sürekli “Bu çocuk…” (s:50) diye hitap ettiği, kendinin de “Ah bir kaybolsam… kaybolsam… beni arayıp da bulamasalar.” (s:49) şeklinde ifade ettiği gibi, görünmez olmak isteyen küçük bir kız çocuğunun, dikkat çeken öyküsüdür.

Metnin devamında okur, zorlu bir ikiz doğum sonrası, yüzünün simetrisi bozulan annesi ile artık onu beğenmediği sezilen ve bu nedenle eve gelmemek için devamlı çalışan, iyi bir aile olarak görünmesine rağmen, annesinin, babasıyla ettiği, ev içi çatışmanın çok iyi anlatım örneği olan “iç yüzümüzde çatışıyoruz.” (s:51) şeklinde tariflediği süregelen kavgalarının arasında kalan Hülya’nın dünyasına dâhil oluverir. Hülya’nın rüyasında adının Hakan olarak verildiğini öğrendiği ikizini, babaannesinin “Bak şu Allah’ın işine,” (s:51) dediği şekilde doğmadan ‘yutarak’ onu karnında büyütmesinin, sonrasında da ikizinin ameliyatla alınmasının, babasının onu sürekli suçlamasına ve sevmemesine neden olduğu anlaşılır. Bu da Hülya’nın “hayata, içi sıra diklenerek tutunan bir kız çocuğu” (s:49) olarak, kavgacı bir kimliğe bürünerek, kendine zırh oluşturduğu sezilir.

Öykünün sonunda yer alan “Müzik çalıyor uzaktan işitiyorum. Sonra dans eden erkek ve kadınlar… Dayday Amca gülümsüyor. Biz bir aileyiz.” (s:54) cümlesi dikkat çeker. Kurgunun tezatlar içinde bir anlatımla sonlandırılması, kurgunun gücünü göstermektedir.

Kitaptaki “Ben Albertine, Kaybolmadım!” öyküsü, deneysel bir çalışmadır ve bu metni başlı başına bir yazı denemesi olarak kabul etmek mümkündür.

Öykünün sonundaki Albertine’nin, Marcel Proust’un en önemli ve özel roman kahramanlarından bir olduğu, bir gün Albertine’nin, tutkulu bir ilişki yaşadığı erkeği terk etmesi üzerine ölüm haberinin geldiği ve Albertine ölmeseydi de gerçekten terk etseydi, öykünün sonunun, bugünden bakarak nasıl olacağına dair bir deneme-öyküsü olduğu bilgisi yer alır.

Bir yazarın, herhangi bir metnini ‘okuma’ düzleminde ele alması; o metni anlamlandırma düzeyi ile ilişkilendirilebilir. O tür bir ‘okuma’yı nitelikli kılan anlamlandırmanın, o metne ne kadar öznel, nesnel ve akademik bir okuma için de ne kadar bilimsel ölçütlerle bakılabildiğidir.

Burada da bu deneysel öykü çalışması, ayrı bir metin inceleme ve çözümleme çalışmasına temel oluşturabilir ve imgesel düzlemde farklı bir anlam düzleminde okunabilir. Ayrı bir metin olarak incelendiği ve ayrıntılı çözümlendiğinde elde edilen tüm okuma sonuçları, bir başka yazı konusu yapılmalıdır. Çünkü bu deneysel çalışmanın çözümlenmesi halinde elde edilecek arayüz ileti verileri, tek başına önemlidir. Ayrıca yapılacak çözümlemeler, “Sözçalan Karanlık” kitabına katacağı açılımların okuma olanakları, deneysel olarak kabul edilebilecek bir öykünün arayüz iletilerinden elde edilecek anlamlar açısından da dikkat çekici olacaktır.

Kitabın ‘İçindekiler’ kısmında ayrı bir bölüm olarak belirtilmese de öykü içerikleri ruhsal, bedensel ve cinsel şiddet içeren konularla kurgulanan öykülerin ayrımının “insan ruhundan daha tekinsiz bir yer yok!” cümlesi yapıldığı görülür.

Ayı” öyküsü, kendi ruhundaki izleri temizlemeye çalışan, yediği dayağın izlerini bedeninden silmek istercesine temizlik yapan ve yeni temizlik malzemeleriyle ruhunu temizlemeye çalışan, kocası tarafından fiziksel ve cinsel şiddet gören bir kadının öyküsüdür.

Bu öyküde okur, kendine şiddet gösterenin kocası olduğuna inanmayan ve geceleri odasına bir ayı girdiğini, bunu düşünde gördüğüne kendine inandıran, zaman zaman bunu sorgulasa da kendi aklıyla oyun oynayan bir kadın ile karşılaşmaktadır.

Öykünün kurgusunda aile içi şiddetin ne kadar büyük oluşunun, bir ayı imgesi üzerinden anlatılması dikkat çekicidir.

Birdenbire ortaya çıkan Ayı, ormandan gelip bana musallat oldu.” (s:70) ifadesi gibi, “Gözümde canlanan Ayı ve kocam, hızla yer değiştiriyor”  cümlesi de aile içi şiddete inanamayan kadının, en saf halini anlatan acı bir anlatımlardır. Bu cümlelerle, kadın ayı ile kocasını ilişkilendirerek anlatırken, bir yandan da “Ansızın öfkelenmesini bir yana koyarsak, beklediğim prensti.” (s:70) diyerek, adamın ona uyguladığı şiddeti görmezden geldiği görülür. Ancak öykünün sonunda, ne yaparsa yapsın kadının acı “bir televizyon haberi” (s:76) olmaktan kurtulamadığı görülür.

Kitabın bir diğer öyküsü ‘13’te, okurun bu kez karşılaştığı, fiziksel ve cinsel şiddete uğrayan bir kız çocuğudur.

Okul çağında bulduğu eski bir gazetenin çocuk ekindeki (s:76), genç kızlığında da boş zamanlarında cam önünde oturup tığla kendi yarattığı yeni motiflerle kurduğu (s:83) bulmacaları çözerek, yaşamda yolunu bulmaya çalıştığı sezilir. Yazıcı da metnin devamında okura, bu bulmacaların izlerini sürdürerek, öykü içine sakladığı ipuçları ile öykü kişinin, “günlerdir hiç bilmediği bir bulmacanın içinde hapsolmuş” (s:85) düğümünü çözdürmeye çalışmaktadır.

Bir’anda” öyküsünde de “Dayday Amcanın Oteli” öyküsünde de kurguya dahil olan sinematografik alanlar yaratacak cümleler ve kurguda görsel anlatım olanak veren bir anlatım biçimi ile karşılaşılmaktadır. Öyküde, adı gibi insanın bir anda “aklının cehenneminde” (s:95) kaybolduğu cinnet anı, okurun gözü önünde adeta canlandırılmaktadır.

Öykünün görsel yapı olarak kurgulandığını ve senaryo tekniğinden de yararlanarak yazıldığı sezilir. Metnin kısa cümlelerle kurulmuş olması, anlatımın akışkanlığını hızlandırarak, anlatımın anlamsal derinliğini arttırmaktadır.

Yazarın öz yaşamı okunduğunda, yerli yabancı ortaklı yapımlarda, yönetmen yardımcısı, yapımcı ve senarist olarak çalıştığına dair bilgi edinmek mümkündür ve bu da yazarın öykülerinde, görsel anlatım olanaklarından yararlanmasının tesadüfi olmadığını gösterir.

Solgun Sardunya” nın da imgesel yoğunluğu olan bir öykü olarak kurgulandığı görülür. Öyküdeki ağaç imgesinin, yer yer kimsesizliği, yer yer tanıklığı, yer yer de aitliği simgelediği sezilir.

Bir metinde yöntem ve disiplinlerinin izlerini sürmek ve yazarın, anılan metinlerdeki izleri, okura ‘nereye kadar’ ulaştırabilir sorusuna yanıt araması için, metnin katmanlarını, arayüzlerini çok iyi incelemek gerekir.

Bu öyküde de arayüzleri takip ederek, metnin katmanlarında var olan birçok arayüz iletilerinin anlamlarının, bilgi ve sezgi ile açığa çıkarılması mümkün olmaktadır.

Bu doğrultuda düşünüldüğünde; yazarın öykü kişisi Elmas’a söylettiği şu ifadeyi, Yazıcı için bir insanın sözü olmadan var olamayacağını, adeta yok sayılacağını anlatan önemli bir ipucu cümlesi olarak kabul etmek mümkün olur: “Bazen kesik kesik bir ulumayla, dudakları titriyordu… ne ağıt… ne söz… ne hıçkırık… yalnızca vahşi bir ses, boğazından yuvarlanıp dudaklarına çarpıp çıkıyordu.” (s:97)

“Saksının yerini bulmak çok zordu. (…) Hâlâ bilemiyordu; saksıyı nereye koymalıydı?” (s:99) diyen, kendini bir saksı sardunya ile eşleştirdiği sezilen Elmas’ın, geçmişten getirdiğini sardunya ile imgesel anlamda geçmişini yeni hayatına eklemleyemediği anlaşılmaktadır. Hatta zaman içinde saksının sık sık yerini değiştirerek kendini ‘sığdıramadığı’ ve yabancı hissettiği hatta korktuğu sezilir.

Öykü, sardunya-yabancı hissetme hali-geçmiş üçlemesi ile ilerlediği görülür.

Zaman yeniden bitimsiz bir tünel gibi” (s:99) uzarken, “Olaylar iç içe parantezlerle birbirine” (s:101) bağlanarak devam eder ve bir almana sevdalandığı için ağabeyleri tarafından vurulduktan sonra “Yataktaki hem kızı hem de başkası” (s:103) gibi görünen, “saksıdaki sardunyanın ölümtrak yaprakları.” (s:102) gibi solgun ve sessiz kızı Gülsine’yi koklayıp, “kimsesizliğin sessizliğine” (s:104) sığınan Elmas’ın öyküsüdür bir anlamda  “Solgun Sardunya”

Aynı Toprağın Renginde” Asmin’in öyküsünü kalem alan Yazıcı’nın, “Adını Arayan Rüzgar” da, ağaç ve rüzgar imgeleri üzerinden öyküyü kurguladığı görülr.

Kitabın son öyküsü, kitaba adını veren “Sözçalan Karanlık”tır.

Bazen bir öykü dünyanın hal ve hareketlerini, öykü kişisi ile eşleştiriverir, bu öyküde de yazara göre o kişi sözcüktür ve her sözcük bir can olarak kabul edilebilir.

Bu öykü ‘Arayüz Kuramı’ ile okunarak yöntemlendirildiğinde elde edilen arayüz iletileri Yasemin Yazıcı’ya göre; cümlenin olduğu gibi, bir insanın da en anlamlı ve küçük birimi sözcük olarak varsaymanın mümkün olduğunu gösterir. Sözün ‘z’si kırıldığında da yaralanır sözcükler. Ayrıca, insan sözcüklerini kaybederse, anlamını kaybeder ve sonrasında kendini de kaybederek, adeta bir ölüye dönüşür.

Sözçalan Karanlık” öyküsü de arayüzlerinin ışığında okunduğunda; sözcükleri insanın, toprağıdır ve insan, sözcüklerinin toprağında yaşar, şeklinde düşünmemize olanak verir.

Kitaptaki öykülerde dikkat çeken önemli özellik, çoğu zaman öykü kişilerinin isimlerinin olmamasıdır Yazar böylelikle öykü kişilerini birer isim içinde ‘boğmayarak’, okurun, kahramanlarla empati kurmasını sağlar. Bu biçem, bir öykü kurgusunda hem kolay hem zor belki de en zor olan biçemlerden biri tanesidir. Çünkü bu zorluğu düşünmemizin nedeni, metnin akışında kurulacak bir cümlenin, bir sözcüğün, hatta bir noktalama işaretinin yanlış kullanımının veya kullanılmamış olması sonucunda, okur kendini öykü kişisi ile eşleştirmeden uzaklaştırabilir ve kitabın, o okurun gözünde ‘boşluğa’ düşmesine sebep olur.

Öncelikle ‘Her okuma özneldir’ bunu kabul etmek gerekir.

Bir anlamda ‘Her okuma özneldir’ anlayışı, Hans-Georg Gadamer “ufukların kaynaşması” metaforu üzerinden temellendirilebilir. Gadamer’e göre, ufukların kaynaşması düşüncesi doğrultusunda her anlama, bir yorumlamadır. Anlama, yorumcunun zihnindeki tasarıma bağlıdır; dolayısıyla anlama sürecinde yorumcunun üretken katkısı söz konusudur. (Çelik, 2013: 127-144)

Her okur, bir metni temel yapısını bozmadan o öznellik içinden ‘bakarak’ yeniden değerlendirebilir. Bu değerlendirilmeler sonucu ortaya çıkan, esas olarak o metnin katmanlarında ne barındırdığıdır. Her okur, aynı metne dair birçok birbiriyle kesişen ve/veya ayrıksı duran yeni noktalar keşfeder. Özellikle keşfeder ifadesini kullanmak mümkün olur çünkü kitabı okurken adeta keşfe çıktığı düşünülebilir. Bu keşfin, bazen o yazarı, bazen edebiyatın hangi disiplini ile üretilmiş olursa olsun metni, bazen de kendini keşfetmesi ile sonuçlandığı görülür.

Yazıcı verimlerinde, özellikle de bu kitapta yer alan öykülerde, yaşamın duyu organlarıyla hissedilebilen tüm ‘gerçekliklerini’, okurunun gözü önüne sermekte ve kurgusal bağlamda yazarın bilinçli ve/veya sezgisel boyutta ve yerinde tercih ettiği, anlamca derin, güçlü sözcüklerle, bu gerçekliklerin yaşama yansıyan yanlarını ve katkılarını göstermektedir.

Ayrıca yazar, öykülerinde zaman olgusunu, derinlikli ve zamanın içine yayılan bir zamansızlık aurası dâhilinde okuruna yansıtması, verimlerinin akrep ve yelkovanla akan zamandan bağımsız olan okunabilirliğini arttırır.

Bir anlamda, Yasemin Yazıcı öykülerinin ne zamanı geçer ne de okunmasının belirli bir zamanı vardır.

KAYNAKÇA

– Şimşek, E. (2016). “Türk Kültüründe, Kaplumbağalarla İlgili Efsaneler Üzerine Bir Değerlendirme”. Akra Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi. (s.10) s:51.

– Yazıcı, Y. (2017). “Sözçalan Karanlık” NotaBene Yayınları. İstanbul.

İnternet Kaynakları

https://sozce.com/nedir/68353-calan. “Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü.”

Erişim Zamanı:18.10.2021

www.flsfdergisi.com. Çelik, E. E. (2013). “Gadamer’in Hermeneutik Ufku ve Nıetzsche’nin Perspektivizmi”, FLSF (Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi). Bahar sayı: 15, s. 127-144 ISSN 1306-9535 (Erişim zamanı: 18.10.2021).